Tasavvuf
adıyla tanınan İslam Mistisizmi "neredeyse"
İslamiyet kadar eskidir. Dinin kutsal kitabının
ve Hz. Muhammed'in gizemciliğe olan uzaklığına rağmen ölümünün
hemen ardından gerek Kur'an'ın
okunuşuna gerekse namaz, oruç vb. ibadetlerin yerine
getirilmesine ilişkin mistik öğeler dine eklenmeye
başlamıştır.
Kuruluş
döneminde tasavvufun temel niteliği maddi değerlerden
yüz çevirerek katıksız bir dini hayatı gerçekleştirme
çabası, yani ZÜHD'dür. Hz. Muhammed ve ashabının temsil ettiği saf dindarlık anlayışı
ve ahlaki sorumluluk bilinci, İslam'ın ilk yüzyılı
içinde gelişen zühd hareketinin özünü oluşturmuştur.
M.S.
9. yüzyıldan başlayarak tasavvuf sistemleşme sürecine
girdi. Ne var ki bu sistemleşme, zühd
dönemine oranla büyük bir farklılaşmayı da beraberinde
getirdi. Bir yandan tasavvufun ilke, kural ve yöntemleri
belirlenirken, diğer yandan Hıristiyan, Yahudi,
eski Yunan, Hint ve İran geleneklerinin, inançlarının
etkilerini taşıyan kurumlar geliştirildi.
Allah'a
doğru yapılan ruhsal bir yolculuk biçiminde tanımlanan
tasavvuf yaşantının durakları (makam), ilahi
durumlar (haller) tesbit edildi, nihayet fena (beşeri niteliklerin ilahi
niteliklere dönüşmesi) kuramına ulaşıldı.
Bunu,
peygamberlik anlayışına yakın bir velilik anlayışı,
Hatemü'l-Enbiya'ya (peygamberlerin sonuncusu)
karşılık Hatemü'l-Evliya
(velilerin sonuncusu) düşüncesi ve inancı izledi.
Sistemleşen
tasavvuf anlayışına göre peygamberler Allah'tan
ancak bir melek aracılığı ile bilgi alabilirken
veliler doğrudan, aracısız olarak bilgi (ilham)
alıyordu.
Gerçek
bilim (marifet), Allah'tan doğrudan alınan
bilgilerden oluşandı. Evren varlığını ve işleyişini
bir veliler yöntemine (ricalu'lgayb)
borçluydu.
Allah,
bütün isim ve sıfatlarıyla velide (insan-ı kamil)
tecelli ediyor ve nihayet onun ağzından konuşuyordu
(şatahat)!
İslami
mistisizmin bu dönemdeki velilik kurumunda KABALİSTİK
eğilim son derece net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.
Tıpkı 10 aşamanın sonuncusunda farklı bir boyutta
yaratıcının gücüne sahip kabalistler gibi veliler
de evrenin varlık ve yönetiminde bir durumda olabilecekleri
iddiasındaydılar.
Tasavvufun
kazandığı yeni biçim İslam hukukçuları tarafından
şiddetli bir eleştiriye tabi tutuldu. Kimi mutasavvıflar
zındıklıkla suçlanarak sürüldü, hapsedildi, kimileri
de öldürüldü. Buna karşılık Yeni Tasavvuf anlayışı
gelişimini sürdürerek tümüyle felsefi bir niteliğe
büründü. Muhyiddin İbn Arabi ile birlikte
varlığın birliği (vahdet-i vücud) öğretisi üzerine felsefi bir sistem durumuna geldi.
Tasavvuf,
bir varlık birliği felsefesi ile sonuçlanan gelişimini
sürdürürken, ikinci bir tasavvuf anlayışı daha gelişti.
İlk anlayışa yöneltilen şiddetli eleştirilerin de
hız verdiği ikinci anlayış, İslam kurallarına ters
düşmeyecek bir doğrultu izlemeyi amaçlıyordu.
Bu
anlayış, ya ilk anlayış
tarafından geliştirilen kuramı karşıt bir kuramla
dengeleme (fena karşısında beka gibi) ya
da geliştirilen kuramı İslam kuralları açısından
yorumlama yolunu tuttu. Birincinin tümüyle reddetmesine
karşılık akıl ve düşünceye olabildiğinde önem verdi.
Varlık birliği öğretisinin karşısına görülenlerin
birliği (vahdet-i şuhud) öğretisini çıkardı.
SABETAYCILIK
Sabetay
Sevi 23 Temmuz 1626'da İzmir'de doğmuştur. Babası
Mordecai, işi gereği İngilizlerle
sürekli temas halinde olması nedeniyle en güncel
konu olan "ilahi bir kurtarıcının gelişi"
konusundaki spekülasyonların da içindeydi ve tam
bir MESİH inancına/beklentisine sahipti.
Sabetay
Sevi böyle bir ortamda büyürken TALMUD öğretilerine
yöneldi ve gençlik yıllarını münzevi bir şekilde
KABALA hakkında tefekkür ve pratikle geçirdi. Zekası,
birikimi ve tüm kişilik özellikleriyle, çağının
inancına paralel şekilde, beklenen Mesih olduğuna
dair inancını yakın çevresinden başlayarak geniş
bir topluluğa aktarmada çok başarılı oldu.
Sabetay
Sevi'nin müritlerinin sayısındaki artış ve neredeyse
dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin
akınına uğraması Osmanlı yönetiminin dikkatini çekmekte
gecikmemiştir.
Sevi,
sarayın baskısı sonucu İslamiyet'i kabul ettiğini
beyan ettiği halde hem kendisi hem de onunla birlikte
İslamiyet'i kabul etmiş görünen KABALİST felsefeye
uygun bir yaşam biçimi ve uygulamalarıyla Anadolu
ve Rumeli topraklarında çok uzun yıllar yaşamıştır.
Bu
kabalist grubun, büyüklüğü, yaşam biçimleri ve pratiklerini
ne kadar süre ile devam ettirdikleri spekülatif
bir konu olmakla birlikte inanç ve felsefelerini
Müslüman Türk toplumuyla belli noktalarda paylaştıklarını
söylemek mümkündür.
Sabetaycı
kabalistlerin İslami Tasavvuf (Sufizm)
gruplarında yer almalarının kendi inançlarına daha
yakın bir ortamda rahat edebilmeleriyle ilişkili
olduğu açıktır. Bu iletişim, hiç kuşkusuz İslami
Tasavvuf'taki Yahudi Mistisizmi motiflerini açıklayan
en önemli olgulardan biridir.
"KABALA" yazı dizisinden sadeleştirilmiştir. AKŞAM Gazetesi
|