Canım
sıkkın.
Niye,
bilmiyorum.
Lanet
olası Word'ü bile açmadım. Bu yazıyı 'Not
Defteri'nde yazıyorum. Bana daha fazla
huzur veriyor not defteri. Sıradan, sıcak ve
samimi. Büyüklük taslamak gibi bir derdi yok,
bana hatalarımı göstermek gibi bir derdi de...
Etrafı sınırlarla çevrelenmemiş, üstünde yanında
cetveller yok, hayat gibi sonsuz bir boşluk
ve uzayıp giden satırlar için candan bir sırdaş
benim için.
Az
önce içtiğim kahveden mi emin değilim, içimde
bir çarpıntı var. Gök yıkılıp dünyanın üstüne
çökecekmiş gibi bir tedirginlik içindeyim. Kulaklığımdan
'The Day The World Went Away'in
duyulmasıyla hiçbir alakası yok bu hissiyatın.
Bir
sigara yakmak istiyorum.
Ama
ben sigara içmem.
Galiba
sorunu biliyorum. Fakat kendi kendime itiraf
etmeye korkuyorum. Kendime söylersem başkaları
da duyacak ve sonra da beni azarlayacaklar diye
korkuyorum. Kim bilir belki de en büyük korkudur
bu. Korkuların korkusu. Korkuların efendisi.
Kendisi. Ya da Midas'ın kuyusuna
fısıldanmaması gereken korkunun duyusu.
Kabuğumu
yırtıyorum. İçimden küçücük bir yumru yuvarlanıveriyor
yere. Tıkır tıkır sürükleniyor marleyin üzerinde,
amaçsız. Arkasından bakıyorum anlamsız gözlerle.
İçimden çıkan kara yuvarlak öylece bana bakıyor,
ben de ona. "Kendinden iğreniyorsun,"
diyor bana. "Eşcinsel olmaktan iğreniyorsun".
"Evet,
iğreniyorum," diyorum kayıtsız bir ifadeyle.
Kendi rahatlığıma ben de şaşıyorum. Ne de olsa
içimden çıkardığım pislikten başkası değil karşımdaki.
"Neden
iğreniyorsun kendinden biliyor musun?"
diye soruyor.
"Neden?"
diyorum merakla. Her şeyin anlamını bu soru
karşılığında öğrenebilecekmişim gibi.
"Çünkü
kendin olamıyorsun. Ne olduğunu dahi bile bilmiyorsun
daha. Her şeyi bildiğini sanıyorsun, ama yanılıyorsun.
Gerçekte hiçbir şey bilmiyorsun ve seni sen
yapansa tüm bu bilmediğin şeyler. Gerisine kulaklarını
tıkıyorsun. Sen bir 'ben' değilsin.
Daha bir 'ben'e sahip olamadın. Yalnızca bir
kalıpsın. Bir taklit."
İçimden
ona cevap vermek gelmiyor. Sadece dinliyorum.
Kendime, nasıl karşı gelebilirim ki? O zaten
benim. Benim özüm o. Kabuğumun altında saklı
kalan şey.
Belki
de bir 'ben'im olmadı hiçbir zaman. Özgüven
duygumun arkasında belki de hep bir güvensizlik
vardı. Onu örtmek için kendimi güçlü olduğuma
inandırıyordum. Bir gün bir başkası, öbür gün
başkası oluyordum. Belki bir dakika sonra bir
kahraman oluyor, bir saniye sonra katıksız bir
yalancıya dönüşüyordum.
'Kendimi
buldum, kendimden ödün vermiyorum' derken belki
de sürekli makas değiştiren
bir tren gibi ordan oraya sürükleniyordum.
Hep
başkalarında görmek istemediğim şeyleri kendimde
yaptım. Sonra da onları-bunları yapmakla suçladım.
Ne hakkım vardı buna? Ben tanrı mıydım? Elbette,
hayır. O zaman nedendi bu kibir? Yoksa, yoksa
herkes bu mantıktan hareket ettiği için mi?
Ben de oyunun parçası olmaktan kendimi alamadığım
için mi?
Kim
kendine yalancı der? Kim saf ya da enayi olduğunu
kabul eder?
Ya
da... Hangi eşcinsel eşcinsel olmaktan nefret
eder?
Ben
ediyorum. Kimse bana homofobiden, kendi bilmemekten
bahsetmesin. Bu teraneleri yıllardır dinledim
ki eşcinsellikten korkmuyor, sadece oluşumu
sorguluyorum. Nasıl bir hetero kendinden nefret
edince heterofobik olmuyorsa aynen öyle.
Gidebileceğim
bir kıyı yok bunun ötesinde. Eşcinselleri anlamıyorum.
Onlar benim dilimi konuşmuyor, onlarda benim
sözcüklerimi anlamıyor. Ki çoğu zaten perdenin
arkasındaki kuklaya dönüşmüşler. Geride sadece
gölgeleri var. Hareket ediyorlar ama kendileri
değil. Sadece gölgeleri. Onlar
zaten beni anlayamazlar.
Birine
hoşlandığını söylersen senin onunla yatmak istediğini
düşünür. Hadi, hanginiz öyle düşünmez söyleyin.
Zaten tüm oturumlar, tüm tanışıklıklar bunun
için değil midir? Tüm seçimler ten uyumu için
değil midir? Tüm reddedişler, siz sadece karşı
tarafa uygun tipte olmadığınız için değil midir?
Biliyorum.
Yıllardır eşcinselliği savundum. Hala da savunurum,
belli açılardan. Ama gördüğüm o ki eşcinsellik
gerçekten farklı bir konum. Hala etiketler var.
Eşcinsellerin arasında yeriniz belli. Bir tür
sınıf sistemi bu. Yapay, ayrıcı.
Her
şey özenti. Plastik kokulu.
Söylemeniz
gerekenler, düşünmeniz gerekenler önceden belirli.
Gitmeniz
gereken mekanlar, giymeniz gereken kıyafetler,
kokmanız gereken kokular, sikmeniz gereken adamlar
belli.
Ben
bir çocuğum. Ve bir çocuğun onların arasında
işi yok. Satılık ruhların arasında bir çocuğun
işi ne? Derhal oradan kaçmak istiyorum. Nefes
almak, temiz havaya çıkmak, görmemek,
duymamak istiyorum. Tüm bunlar
yalan olsun, gerçek olmasın. Dünya sadece sik
ve göt ikilisinden ibaret olmasın. Koşuyorum
uzaklara. Kaçacak bir yer var mı? Belki bir
yer, başıboş, bomboş bir gezegen. Oranın küçük
prensi olabilir miyim? Sadece kendi
konuklarımı ağırladığım, benim dilimin konuşulduğu
bir gezegen.
Yoksa
kaçtığım kendim miyim?
Durup
nefes almak istiyorum. Kendimi bir kurtarıcının
kollarına atıp, bana güzel bir dünyanın ışığını
göstermesini istiyorum. Onun kolları arasında
bir çocuk olmak istiyorum. Başımı okşarken beni
yatıştıracak şeyler fısıldasın kulağıma. Canavarların
gerçek olmadığını söylesin. Onun yanında güvende
olduğumu söylesin. Korkacak bir şey yok. Kimse
sana zarar veremez artık. Bundan böyle ben varım.
Seni ölene kadar kollayacağım, diye bitsin bu
Hollywood bozması sahne. Sonra
gerçek tüm çıplaklığıyla yeniden üstüme çöküversin,
film bitince.
Perde
kapansın.
Çünkü
film bitti.
Ve
geriye, her güzel filmin sonunda içinizde uyanan
'keşke hiç bitmeseydi'nin hüznü
kaldı.
|