Hatırlıyorum.
Çocukluğumda seyretmiştim. İlk kez o filmle
anlamıştım dünyanın pek de mükemmel bir yer
olmadığını. Bütün bunlar gerçek olabilir miydi?
Hayır, sebep sadece deri renginin farklı olmasından
kaynaklanıyor olamazdı. Derinlerde; çok daha
karanlık, çok daha kuytu bir yerde gezinen kötücül
düşünceler buna neden olabilirdi. Spielberg'ün
'Mor Yıllar' filminden bahsediyorum şüphesiz.
Daha
o zamandan o filmle Afrika kökenli insanlara
kanım kaynamış, onlarla özdeşim kurmuştum, herkes
gibi. Çünkü ezilenler zencilerdi. Yok sayılan,
horlanan, sırf diğerleri gibi olmadıkları
için toplumdan biçerdöverle geçer gibi üzerlerinden
geçilip yok edilen zenciler. Sinema salonunda bütün beyazlar
gözyaşı döküyordu hiç tanımadıkları, hiç bilmedikleri
bu 'kara yabancılar' için. Osmanlı'ya pek yabancı
olmasa da siyahi literatürü, şimdiki Türk halkına
pek yabancıdır. Sokakta bir zenci görseler herkesin
dönüp "Aaa, bak Arap!" diye işaret edeceği siyahiler birden bire
can dostumuz, kan kardeşimiz, mücadele yandaşımız
oluvermiştir birkaç film makarası boyunca.
Film
biter. Işıklar yanar. Herkes bir an önce sinemadan
çıkabilmenin heyecanıyla harekete geçer. Zenciler
çoktan unutulmuştur. Belki evde bekleyen dırdırcı
bir kadının ya da
'bu saate kadar neredeydin?' diyecek bir annenin
telaşına düşmüştür yorgun zihinler.
Ama
benim aklım hala zencilerdedir. Ne olmuştur
da o zenciler beyazlar tarafından cayır cayır
yanmaktan kurtulmuşlardır? Nasıl bir mücadele
vermişlerdir de kendilerini dışlayan topluma
kabul ettirebilmişlerdir?
Uzun
zaman bunu düşünüp durdum. Aslında kimse zencileri
önemsememişti. İzleyiciler sadece birkaç film
karakterinin acısına ortak olmuş sonra da, hep
olduğu gibi, unutup gitmişlerdi. Neden bir zenciyi
dert etsinlerdi ki?.. Çünkü ne kendileri öyleydi, ne kapı komşuları,
ne en yakın akrabaları.
Yıllar
geçti. Giderek kendimi tanımaya ve anlamaya
başladıkça bir çelişkiler cehenneminin içinde
olduğumun farkına vardım. Ben, git gide toplumun
bucak bucak kaçtığı,
en derin korkularının kaynağı olan, arkadaş
sohbetlerinde sesler kısılarak ya da aşağılayıcı alaylarla bahsedilen bir 'şey'e dönüşmüştüm.
Aslında fiziksel bir dönüşüm değildi bu. Ben
zaten baştan beri öyleydim. Bu dönüşüm, sadece
kendimi anlamam, kabullenmeye çalışmam ve toplumda
bu kimlikle ayakta durabilmemle ilgiliydi.
Gün
gelip de kozamdan bir eşcinsel olarak çıktığımda
da dönüşümüm tamamlanmıştı. Artık biliyordum.
Ben bir zenciydim. Sırf zenci olduğum
için dışlanıyor, toplum bilincinde yok sayılıyordum.
Ya onlar gibi susmam
ya da kendimi kabullendirebilmek için sesimi yükseltmem gerekiyordu.
Ama zencilerden farklı olarak ben yalnızdım.
Çünkü birlik olabileceğim, derdimi duyurabileceğim
eşcinseller yok yanımda. Gizli kimlikleriyle
kapalı kapılar ardında bir hayat sürdürmenin
kolaycılığına kapılıyorlar. 'Bana dokunmayan
bin yıl yaşasın' misali saklanmayı ve kendilerine
yapılanları sineye çekmeyi yeğliyorlar.
Ama
susmak bana yenilgiyi kabul etmek gibi gelmiştir
her zaman. Yaşam boyu hep sustum. Hep uslu çocuk
oldum. Sınıfın en sessizi oldum. Saygılı ve
efendi çocuktum. Fakat elime ne geçti? Hiçbir
şey.
Belki
de hala susuyorum. Bir zenci köle gibi, bana
yürümem için izin verilen koridor köşelerindeki
gölgelerden ilerleyebiliyorum. Hayatın içinde
yokmuş gibi davranıyorum. Bir bakıma onu reddediyor,
gizliden gizliye kaçıyorum. Kendimden saklanıyorum.
Ama nereye kadar. Okul sıralarındayken aşağılandığım
günleri ne zaman unutabileceğim. Bana yapılan
dışlayıcı eziyetleri nasıl kafamdan silip atabileceğim.
Bir gece ansızın uyandığımda, bu soğuk hatıraların
siluetleri gözümün önünde dans etmekten vazgeçecek
mi?
Bunların
hesabını kim verecek?
Eşcinselliği
toptan reddedenler mi yoksa hala insan olduklarını
iddia edenler mi?
|