2003’ten
itibaren Türk edebiyatında nitelik ve nicelik açısından
hızla yükselen ve bu yıl da aynı yükselişi, radikal
çizgiden uzak olsa da, devam ettiren eşcinsel edebiyatı
inceliyoruz.
KENDİ
tercihlerimize o kadar sıkı sarılmışız, gözümüzü
farklılıklara öylesine kapatmışız ki, içinde yaşadığımız
an’ın ahlak, etik ve moral değerlerini insanoğlunun
tarih sahnesine çıktığı andan başlayarak bütün zamanlara
yaymakta, tarihi olguları bugüne göre anlamlandırmakta,
tarihi şahsiyetlere geçerliliği bugüne mahsus kimlikler
dağıtmakta hiçbir tuhaflık görmüyoruz. İşte bu nedenle
tarihin ancak sansürden geçebilen bir yüzü girebiliyor
ilgi alanımıza. Haksızlık yapmayalım; ecdadımızın
tarihe çaktığı en ufak çividen çırılçıplak şiddet
içeren savaş sahnelerine kadar pek çok şey resmi
tarih söyleminde uygun gerekçeler ve apaçık bir
böbürlenmeyle dile getiriliyor aslında. Atalarımızın
mahrem tarihlerini, cinsel hayatlarını kuşatıyor
sessizlik. Çünkü o çağların cinselliğinde bugünün
‘sapkın’ bulunup dışlanan tercihleriyle örtüşen
pek çok yan var.
Doğrusu
20. yy.’ın ortalarına kadar Batı’da da çok farklı
değildi durum; tensel zevklerin yadsınmadığı Antik
Çağ’a ait eserlerde kadına ya da oğlana duyulan
aşkın aynı doğallıkla ifade edilmesi Batı’da uzun
yıllar boyunca şaşkınlıkla ve suskunlukla karşılanmış,
hatta kimi Antik Çağ tarihçisi, hayranlık duyduğu
Eski Yunan uygarlığına aşağılık bulduğu bu cinsel
hayatı yakıştırmakta güçlük çekmişti. Çünkü Batı
dünyasının Geç Roma İmparatorluğu’nda kurulup Hıristiyanlıkla
birlikte işlemeye başlayan bütün baskı ve dışlama
mekanizmaları cinsellik etrafında kurgulanmıştı;
bütün bir Ortaçağ boyunca insan bedeni bir ahlaksızlık
yuvası, bir günah kaynağı olarak lanetlenmiş, bedenin
tüm saygınlığı yok edilmiş, eşcinsellik ve giderek
her türden şehvet en büyük günahla özdeşleştirilmişti.
Max Weber’e göre Batı’nın yükselişinin hikayesiydi
bu.
Cinsel
tabuların burjuva devrimleri sırasında eski sistemle
birlikte yıkılacağı umut edilebilirdi. Ne var ki,
Fransız Devrimi’nin Aydınlanma Çağı libertenlerinin
bütün çabalarına rağmen feodalizme ve kiliseye karşı
zafer çanlarının çaldığı ilk aylarda yarattığı özgürlük
ortamı kalıcı olmadı. Bunun en trajik örneği yaşadığı
yıllarda ve ölümünden sonraki uzun yıllar boyunca
yapıtlarının kabul edilemezliği üzerinde tüm iktidarların
erdemli bir biçimde anlaştıkları Marki De Sade’dı.
Sonuçta, etkileri günümüze dek gelecek biçimde,
Batı’nın erotizmi bir bilgi alanı olarak görme geleneği
Aydınlanma Çağı’nda zirvesine tırmanmış, burjuvazinin
üreme tarafından denetlenmeyen her türlü cinselliğe
karşı verdiği mücadeleye toplumu aydınlatacağı varsayılan
‘bilim’ de destek çıkmış, ‘aşırılık’lar yasalar
kadar ‘bilimsel’ açıdan da yasaklanmıştı. Aydınlanma
düşüncesi, Ortaçağ’a ilişkin birçok düşünce tarzını
yerle bir ediyor, ancak cinsellik, tıp ve ahlak
arasındaki şer ittifakına eski rejim kadar sahip
çıkıyordu. Bu düşünce, burjuva bireyin modern destanı
olan romanlara da yansıdı.
OSMANLI'DA EŞCİNSELLİK
Osmanlı
toplumu tam böyle bir anda, üstelik edebiyat, az
önce bahsi geçen romanlar aracılığıyla tanıştı Batı’nın
değer ve düşünce dünyasıyla. Ahmet Cevdet Paşa,
bu yıllardaki toplumsal ilişkileri ''Maruzat''ında
(1856) şu cümlelerle özetliyor; ''Zendostlar (kadın
sevenler) çoğaldı, mahbublar (erkek sevenler) azaldı.
Kavm - i Lut sanki yere battı. İstanbul’da öteden
beri delikanlılara ma’ruf ve mütad olan aşk - u
alaka, hali tabisi üzerine kızlara müntakii oldu...
Kubera (kibarlar) içinde gulamparelikle (oğlancılıkla)
meşhur olan Kamil ve Ali Paşalar ile onlara mensup
olanlar kalmadı. Ali Paşa da ecanibin (yabancıların)
itirazatından ihtiraz (çekinme) ile gulampareliğini
ihfaya (gizlemeye) çalışır idi''.
Anlaşılacağı
gibi, zendostların yani kadın sevenlerin sayıca
artışının tarihi önem arz ettiği o yıllarda, Avrupa
romanında işlenen aşk ve cinsellik biçimleri Osmanlı
toplumunda yeni yeni filizlenmeye başlıyordu. Avrupa’daki
örnekleri taklit eden Tanzimat romancısı karşı cinse
dönük bu yeni tarz aşkı ve çekirdek aile modelini
modernliğin biricik ifadesi sayacak ancak roman
kahramanlarına gönlünce bir cinsellik yaşama izni
vermeyecektir. Neredeyse her roman ‘aşırılık’ları
cezalandıran ölümlerle sonlanır; duygu ve düşünce
dünyasını kısıtlayan geleneksel bağlar henüz kopmamıştır.
Osmanlı
toplumunda özgürlük düşüncesini içselleştiren II.
Meşrutiyet’tir. Aşağıda sıraladığım roman isimleri
bile II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamının
Osmanlı toplumunda en çok cinsel özgürlük biçiminde
kavrandığını kanıtlamaya yeter. Mehmet Rauf’un ''Bir
Zanbağın Hikayesi'' (1910) ve ''Kaymak Tabağı'',
Ebü’l Burhan’ın ''Bir Çapkının Hikayesi'' (1910),
T.P.Z.’nin ''Muhabbet Odası'' (1912), M.S.’nin ''Zifaf
Gecesi Harem Ağasının Muaşakası'' (1913), A.Hasan’ın
''Bir Bakirenin Gebeliği'' (1914), Ahmet Naci’nin
''Bir Aşüftenin Jurnali'' (1914), G.R.’nin ''Beyoğlu
Alemi'' (1914), Adil Nami’nin ''Balodan Sonra''
(1914), M. Alişan’ın ''Kadınların Aradığı'' (1914)
gibi romanlarda yazarlar, toplumun eskiyle olan
bağlarını sarsmak için -bilinçli olarak- her türden
cinsel ilişkiyi en cüretkâr ifadelerle dile getirerek
toplumun yerleşik değerlerine saldırmışlar ve edebiyatımızın
ilk ‘underground’ hareketini yaratmışlardı.
SADE VE MEHMET RAUF
Fransız
Devrimi’nin Sade’ı varsa II.Meşrutiyet’in de Mehmet
Rauf’u vardı. Sade ve Oscar Wilde metinlerinden
adapte ederek yazdığı romanlarlarında cinsel ihtiyacın
beşeri bir açlık olarak ‘meşruiyetini’ ve ‘muhakkaklığını’,
hiçbir düzmece ahlak kuralı ile sınırlanamayacağını
savundu o. Mehmet Rauf ve arkadaşları batan ‘Kavm
- i Lut’a yeniden hayat vermişlerdi. Ancak Fransa’da
olduğu gibi İstanbul’da da uzun sürmeyecekti özgürlük
günleri. Osmanlı’yı kurtarmak için ahlaka ve dine
sarılmayı vaaz eden -içlerinde Mehmet Akif’in de
yer aldığı- bir kesim Mehmet Rauf ve arkadaşlarının
yazdıklarını ‘edebiyat dışı’, ‘edebiyatı satan’
romanlar olarak teşhir ve neredeyse ihbar ettiler.
Sade ve Wilde gibi Mehmet Rauf da mahkeme önüne
çıkarılacak, hapis cezasına çarptırılmamakla birlikte
ordudan atılarak cezalandırılacaktı.
GÖREV OLARAK CİNSELLİK
Seçme,
ayırma ve dışlama mekanizmaları her kurucu süreçte
kullanılmıştır. Eskiyle arasına sınır çekerken ‘yozlaşma’ya
vurgu yapan Cumhuriyet, yozlaşmanın simgesi olarak
İstanbul’u işaret edip bir hayat tarzını dışarıda
bırakırken Anadolu’da Batı Medeni Hukuku’na dayalı
yeni bir ahlakın, yeni bir hayat tarzının temellerini
atıyordu. Aynı dönemde tarih de yeniden tanzim edilmiş,
icad edilen yeni kimlik tüm zamanlara yayılmış,
Türklerin kökenine yapılan Orta Asya yolculuklarında
tam da Cumhuriyet’in vaaz ettiği ahlakın, kadın
tiplerinin ve aile modelinin izleri ‘keşfedilmiştir’.
O izler ki, bir başka dışlamanın -İslamın Türk kültürüyle
uyumsuzluğunun- da izleridir.
Bu
ideolojinin topluma yayılması ve benimsetilmesi
görevi, kitle iletişim araçlarının çok cılız kaldığı
o yıllarda elbette yine roman sanatına düşecekti.
Peki kadın üzerinden tarif edilen meşru cinsellik
nasıl tasavvur edilmiş, nasıl bir kadın tipi örneklenmişti?
Dönemin popüler aşk romanlarında canlanan ''Cumhuriyet
kadını, fikri mücadelelere, edebiyat hareketlerine,
spora ve aynı zamanda ev kadınlığına, anneliğe ve
zevceliğe merbut, mükemmel kadındı''; yani tam bir
görev kadınıydı o! Meşru cinselliğin dışındaki her
tür cinsel etkinlik, cinsel heyecan, hatta cinselliğin
her türden dillendirilişi ise bir kez daha yasak
bölgeye itilmişti. Doğrusu şaşılacak bir şey yok;
Platon’dan beri her türden toplum mühendisliğinin
amacı normlar ve normaller yaratmak, zevk ve coşkuyu
yadsımak, yalnızca üremeye yönelik cinselliğe izin
vererek her türlü tutkuyu ortadan kaldırmak olmuştur.
Öyleyse, politik açıdan cinsel özgürlük hiçbir zaman
masum kabul edilmeyecektir. Çünkü hayatın bir tek
karesini renklendiren bir özgürlük an’ı bile başka
alanlardaki özgürlükçü düşünceleri tetikleme, sınıflar
ve cinsler arasındaki ayrımcılığa dayanan toplum
tasarımlarının meşruiyetini sorgulatma tehdidir.
(12 Eylül darbesinden sonra ilk getirilen yasakların
eşcinsel şarkıcıları da kapsadığını, erotik neşriyatın
yasaklandığını, travestilerin ve transseksüellerin
aşağılayıcı sıfatlar ve alçaltıcı muamelelerle Ankara
dışına sürüldüklerini hatırlamak yerinde olur.)
Cumhuriyet’in
talipkâr kadroları olan ve ekmeğini devlet kapısından
kazanan ilk Cumhuriyet yazarları elbette ideolojik
bir çatışmaya girmeyeceklerdi; devletin hayatın
bütün alanlarına nüfuz edebildiği ve cinselliği
kamusal alandan dışladığı yıllarda yazılan romanlar,
büyük meselelere açılan kapılardı ve bu meseleler
arasında cinsellik yer alamazdı. Böylece ‘ucuz’
edebiyatın alanına itildi cinsellik. Bu tarz romanlarda
erkeklerin sokak kadınlarıyla, ‘yosmalarla’, ahlaksız
kadınlarla yaşadıkları ‘ibret’ verici erotik maceraların
yanı sıra, biseksüel ya da eşcinsel kadınlar da
sözde ahlakçı bir tavırla, yargılayıcı, aşağılayıcı
ifadelerle ama aslında erkek fantazilerini kışkırtmayı
amaçlayan çok canlı sahnelerle işlenmiştir. Ancak
erkek eşcinselliği söz konusu bile edilmez.
Yıllar
ilerledikçe aydınlarla siyasal iktidarlar arasındaki
ilişkiler bozulmuş, özellikle sol muhalefetin sesi
romanlarda yükselmiş, kadın ve erkek arasındaki
cinsellik pek çok yazar tarafından hayatın bir parçası
olarak yerli yerinde canlandırılmış, hatta kimi
romanda cinsellik toplumsal değerlerin sorgulanma
aracı da kılınmıştır. Ne var ki, bu kısa yazıda
genel karakteristiğine vurgu yapmak zorundayız;
cinselliğin yasaklı alanları Türk romanında da yasaklı
kalmış, siyasi eleştirisini iktidar merkezli kuran
muhalif kimlikli yazarlar bile mahrem hayatı sistemle
ilişkisi içinde yeterince sorgulamamışlardır. Egemen
ideolojiden radikal bir kopuş yoktur.
YENİ BİR DÖNEM
Eşcinsel
aşkın Eski Yunan metinleri ya da II. Meşrutiyet
romanlarındakine benzer bir doğallıkla ifade edilmesi
‘80’lerden sonra Attilâ İlhan’ın ''Fena Halde Leman''ı
(80) ile başlar. 2000’lere gelinceye kadar az ama
istikrarlı biçimde işlenen bu türden aşklarda ağırlık
yine kadınlar arası ilişkilerdedir. 2000’lerden
sonra süreklilik kazanan eşcinsellik temalı anlatıların
sayısal zirvesine 2003 yılında ulaştığını görüyoruz.
Bu
kısa külliyat içinde Bilge Karasu’nun ''Kılavuz''
(1990), Hülya Serap Doğaner’in ''Leyla ile Şirin''
(1992), İbrahim Altun’un ''Romantik Salgın'' (1999),
Selim İleri’nin ''Solmaz Hanım ve Kimsesiz Okurlar
İçin'', Stella Acıman’ın ''Bella'' (2002) ve Sibel
Torunoğlu’nun ''Travesti Pinokyo'' (2002) romanlarında
eşcinsel tercihlerin insan hayatlarına olumlu ve
olumsuz etkileri çok iyi yansıtılmıştı. 2003 yılında
ise erkekler arası aşkları barındıran hikayeleriyle
Mehmet Bilal’ın ''Üçüncü Tekil Şahıs'', Sadık Aslankara’nın
''Sığınak'' ve Niyazi Zorlu’nun ''Hergele Âşıklar''ı;
kadınlar arasındaki aşklarıyla Zeynep Aksoy’un ''Deniz
Kızı'' ve Stella Aciman’ın ''Kırlangıçların Ömrü''
romanları ilgi çekiciydiler. Pınar Orhan Küzenci’nin
yanlış bedenlerlere hapsolmuş bir genç kız ve bir
erkeği konu alan fantastik romanı ''Kurtlu Elma
Şekeri'' de bir ilk roman olarak kayda değerdi.
Son olarak, geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve ele
aldığımız konu üzerine bugüne dek yayımlanan romanlar
arasında belki de en iyisi olan ''Yarın Yapayalnız''a
kısa ve özel bir yer açmak istiyorum. Selim İleri,
aralarında hem büyük bir yaş farkı hem de sosyal
ve sınıfsal farklılıklar olan iki insanın; ünlü
bir soprano ile terzilik yapan genç bir kızın tutkulu
ve hüzünlü aşkını pastoral bir hikaye içinde Reşat
Nuri romanları ve opera klasikleri eşliğinde öylesine
şiirsel bir biçimde dile getirmiş ki, aşkın cinsiyeti
artık önemsizleşiyor. Anlıyoruz ki, erkek, kadın,
gay ya da lezbiyen gibi sözcüklere, kendimize bakarak
‘normal’leştirdiğimiz tek bir biçime asla hapsedilemeyecek
insani bir duygudur aşk. Önemli olan yaşanan ‘an’dır;
bittiğindeyse yalnızlık ve buruk bir tad kalacaktır
geriye...
Ele
aldıkları insan tiplerine cinsel özgürlüklerini
veren romanlarda artış kaydedilen bu süreç içerisinde
cinselliğin her çeşidinin toplumsal hayatta, edebiyatta
ve sinemada önemli bir yer kapladığını, cinselliğin
bir başka türlü kuşatılmışlık içinde ehlileştirildiğini
biliyoruz. Bu açıdan bakıldığında roman alanında
kaydedilen gelişmelerin radikalliğinden söz edemeyiz.
Ama yine de önemli ve olumlu buluyorum; yeter ki
edebiyat alanında olunduğu unutulmasın, erotikle
pornografik arasındaki sınır çiğnenmesin... Genet’in
özeleştirisi ile bitiriyorum; ''Okurlar kitaplarımdan
cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü
yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü
şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir
okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım
pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkâr
etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu
söylüyorum''.
A.
ÖMER TÜRKEŞ
Milliyet Sanat
|