İster
onu gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu romanı, ister
türler üstü bir başyapıt olarak tanımlayın Dune'u
içine yerleştirebileceğiniz ne bir kategori ne
de ona uygun bir sıfat bulabilirsiniz. Hayal gücünün
şimdiye kadar ulaşmış olduğu en üst nokta, insan
ve doğasının derinliklerine açılan bir kapı, bir
erdem ve varoluş romanı, kendini her şeyin üstünde
tutan insanoğlunun yüzüne karşı tutulmuş bir gerçeklik
aynası. Tanımlamaları bu şekilde, sonsuza değin
sürdürebiliriz. Ama emin olduğum bir şey var ki,
az önce de belirttiğim gibi bunların hiçbiri tek
başına Dune'u ifade etmeye kafi gelmeyecektir.
Bu
yazıyı hazırlamadan önce bu işe başlamamı engelleyen
bazı endişelerim vardı. Böylesine sevilen bir
eser hakkında yazmaya bilgi ve becerim ne derecede
yeterli olacaktı? Daha doğrusu bunu yapmaya hakkım
var mıydı? Ama sonra şöyle bir anti-tez geliştirerek
kendimi rahatlattım. Sonuçta en kötü Dune yazısını
yazsam bile yazara ve eserine olan saygım dolayısıyla
bu yazının okuyucu için iyi-kötü bir anlamı olacaktı.
Yaptığım iş kumsalda bir kum tanesi sayılacaksa
da, en azından bir dehanın ellerinden çıkmış esere
bir saygı duruşu olacaktır aynı zamanda.
ETKİLEYİCİ BİR OYUN
Dune
ile ilk tanışıklığım henüz lise yıllarındayken
bir bilgisayar oyununu bilgisayarıma yüklemememle
başlar. O zamana kadar ne Frank Herbert'ın ne de Dune'un adını duymuşluğum vardı. Oyunun o
etkileyici açılış sekansı bugün gibi gözlerimin
önündedir:
Yıldızlı
bir dekorun önünde tüm ihtişamıyla yükselen ve
sarı renklerin hakim olduğu bir gezegen. Daha
sonra kum tepeciklerinin olduğu ekrana geçiş.
Arka planda bir kadının etkileyici sesinden şu
cümle aktarılır:
"Dune,
Home of Spice."
Evet,
tam kalbimden vurulduğum an o andır. Artık bu
vakitten itibaren zaman benim için çok farklı
bir biçimde akmaya başlar. Nitekim Dune hakkında
bildiğim şeyler oyunun içerdiklerinden öteye gitmez.
Her geçen gün, orda burada bahsi geçen, İngilizce
bilen büyüklerimizin ballandıra ballandıra
anlattıkları (belki de ağzımızın suyu akarken
bizi izlemek onlara keyif veriyordu), yok efendim
insanların adına klanlar, dernekler kurduğu Dune'u
daha da merak eder olmuştum.
Sonra
1997 yılı geldi çattı. Şu anda bu yazıyı hazırlarken
ekranın yanı başında duran "Çöl Gezegeni: Dune"
adlı kitap nihayet Türkçe olarak piyasadaydı.
Benim deli gibi kitabı alıp, bir çırpıda okuduğumu
düşünüyorsunuzdur. Hayır! Elbette kitabı aldım
ama hemen okumadım. Büyülü ya da kutsal bir şeymiş
gibi ona dokunmadım ilkin. Okumaya korkuyordum,
çünkü kafamda öyle şeyler yaratmıştım ki eğer
okursam kitabın sihri tümden bozulabilir diye
endişe ediyordum. Daha önce hiç bilimkurgu okumamıştım
ve bilimkurgu edebiyatına yabancı herkes gibi
bu türden nefret ediyordum.
Kitap
bir süre öylece rafta durdu. Zaten başka şeylerden
hepten okumayı unuttum. Sonra ansızın, ne kadar
zaman geçmişti bilmiyorum, kapağı çeviriverdim.
Önce ilk sayfa, ardından bir diğeri, bir diğeri
derken devamı geldi. Korkunç bir gücün çekim alanına
girdiğimi biliyordum. Artık kimse beni bu kitabı
okumaktan alıkoyamayacaktı.
"BEN YAZAR OLACAĞIM!"
1920
yılında dünyaya gelen Frank Herbert, bilimkurgu
edebiyatına meraklı tipik bir Amerikan çocuğu
olarak yetişir. O zamanların meşhur Rover
Boys'un Maceraları'na olduğu kadar H. G. Wells ve Jules Verne gibi bilimkurgu yazarlarının öykülerine
de büyük bir ilgisi vardır. Belki çok bildik bir
durumdur ancak sekizinci doğum gününde mutfak
masasının üzerine çıkıp ailesine "Ben ileride
yazar olacağım!" demesi daha o sıralarda çizgisini
çoktan belirlemiş olduğunu göstermektedir.
Büyükbabası
John McCarthy, "Gerçekten ürkütücü. Bir çocuk bu kadar zeki olmamalı,"
diye düşüncelerini dile getirirken herhalde pantolonu
belinden düşen, sürekli burnunu karıştıran bir
velet ile ileride bir efsane olacak bir yazar
görüntüsünü yan yana getirmekte zorlanmış olmalıdır.
Çevresinde
olup bitenlere bitmek tükenmez merakı ve bağımsız
kişiliği yazarın, ileride Dune'u yazması için
gereken materyalleri kafasında toplaması için
bir araç olur. Frank, belki de herkesin ürktüğü
ancak ona aynı zamanda hayranlık duyduğu şu klasik
akıllı (!) öğrencilerdendir. Henüz öpüşmeyle hamile
kalmak arasında yoğun bir bağlantı kuran sınıf
arkadaşlarından insan vücudunun cinsel fonksiyonları
hakkında edindiği derin bilgileri paylaşmayı ihmal
etmeyecektir. (Dune'un altıncı kitabında gelecekte
cinselliğin nasıl bir güç aracı haline geldiğini
ve aşkın ne derece yozlaştığını görürüz.)
Washington
Üniversitesi'nde Yaratıcı Yazarlık okuduğu yıllarda
karnını doyurabilmek için iki öyküsünü Esquire
ve Doc Savage dergilerine yollar. Bu
arada aynı okulda okuyan ve ileride mutlu bir
birliktelik kuracağı Beverly Stuart ile tanışır. İkisi
beraber çeşitli dergilere yazılar yazmaya devam
ederler.
Çocukluğundan
gelen durmak bilmez merakı bir nebze olsun azalmayan
Herbert, hemen her türlü alana el uzatacaktır.
Muhabirlik, editörlük ve bir televizyonda kameramanlık
yapar, bir yandan psikoloji, din, ekoloji ve politika
üzerine bilgi birikimini artırır. Tüm bunların
harmanlanması yazarı yavaş yavaş bir başyapıt yazmaya itecektir. Yaşamındaki çalkantılara
ve bir süre sonra okuldan atılacak olmasına rağmen
kendini yetiştirme azmini kaybetmez.
Onu
politik kişiliğiyle görmeye çalışanlar hayal kırıklığına
uğrayacaklardır. Solcular, Cumhuriyetçi cephesine
yakınlığı dolayısıyla hoşnutsuzdurlar. Sağcıların
açısından bakacak olursak Herbert'ın
savaş karşıtı anlayışı ve Dünya Çevre Günü gönüllüsü
olması son derece rahatsızlık vericidir. Despotluğa
ve bürokrasinin acımasızlığına tahammül edemez
kimliği Dune serisinde bir bütünlüğe erişecektir.
KİMSENİN ÖNEMSEMEDİĞİ BİR KİTAP
Filmi
ileri sarıp 1965'e gelelim. Herbert altı yıllık
uzun uğraşlarının sonucunda ilk Dune kitabını
yayınlatmayı başarabilmiştir. Tam 23 yayınevini
dolaşıp reddedildikten sonra! Ve bu kitap için
sadece 7.500 $ alabilmiştir ki bu herhalde dünyada
çok konuşulacak bir kitap için oldukça mütevazı
bir rakam. Başlarda eleştirmenler tarafından yerden
yere vurulan ve herkesin burun kıvırdığı kitap
yakında 10 milyon baskıyla dünya çapında ses getirecektir.
"İlk
kitabın baskısının ardından yayıncıların raporları
çok yavaş geldi ve geldiğinde de doğruluktan uzaktı.
Eleştirmenler kitabın elle tutulur yanını bırakmadılar.
On ikiden fazla yayıncı baştan bu kitabı reddetti.
Reklamı yoktu. Ama bir şeyler oluyordu yine de.
"İki
yıl sonra, kitapçılar ve okurların kitabı bulamadıkları
yönündeki şikayetleri karşısında zor durumda kaldım.
Bütün Dünya Katalogu kitabı övdü. Yeni bir kült
mü yarattığımı soran telefonlar alıyordum insanlardan.
"Yanıt:
'Vallahi hayır!' " diye samimi bir şekilde düşüncülerini
dile getirir Herbert.
STAR WARS DUNE'A KARŞI
Hem
çevrenin bizim üstümüzdeki etkisi hem de insani
değerler üzerine bir roman yazmak istemiştir.
Daha etrafımızın "Star Wars"
markalı ürünlerle işgal edilmediği bir sırada
detaylarına inildikçe daha da derinleşen devasa
bir evren yaratmıştır. Ama onun yaptığı Tolkien
ya da LeGuin gibi salt fantastik bir dünya meydana getirmek değil
onun çevresinde gelişen olaylarla insanlığa ışık
tutan bir öykü de sunmaktır. Ki Dune'u ele aldığımızda,
geçmiş ruhların bedende yeniden uyanması dışında,
bilimkurgu kalıplarına tamamıyla uyduğunu görürüz.
Peki
nedir bu işin sırrı? Dune'u bu kadar üstün yapan
nedir? Bu soruyu sıklıkla sorarım kendi kendime.
Sanırım aklıma ilk gelen, "incelik" olacaktır.
Her şey tüm detaylarıyla verilir. Yazar, çölde
Arap göçebeler gibi yaşayan Fremenler'in
su yoksunluğuna dayalı davranış ve buna bağlı
gelişen kültürlerinden, ekoloji, felsefe ve "yarı
ilkel-yarı modern" savaş tekniklerine kadar birçok
konuyu abartmadan bize ustalıklı bir anlatımla
sunar.
Ardından
"çatışma" gelir. İyi bir öykünün temeli çatışma
olduğuna göre kitabın adı bile bize bu çatışmanın
ne olduğunu açıkça ortaya koyar: DUNE. Yani evrende
herkesin elde etmek istediği bir gücün, baharın
ve onu meydana getiren kum solucanlarının bulunduğu
gezegen. Tüm kurgu bu çatışmadan dallanıp budaklanır.
Gezegen, galaksinin güç odaklarının ağzını sulandıran
bir silaha dönüşmüştür artık. Bene Gesserit'ler, İmparatorluk, CHOAM, Harkonnen'ler
arasında hem görünen hem de görünmeyen bu mücadele,
Caladan'ın yeşillik
ve sulak gezegeninden gelen Atreides'lerin
gezegene iniş yapmasıyla doruk noktasına ulaşır.
Mükemmele
yakın karakter analizleriyse karakterlerin iç
çatışmalarını bize çok çarpıcı bir biçimde yansıtır.
Öyle ki artık insanların dudak kıvrımlarından,
gözlerinin bir anlık hareketine kadar her şeyden
bir yorum çıkarır olursunuz. İyiler gerektiğinde
kendi çıkarları için taraf değiştirirler. Ancak
bunun ne zaman ve nasıl olacağını bilemezsiniz.
Bu da işin sürprizidir. Dengeler ne kötülerin
ne de iyilerin lehine değişir. Her zaman bir handikap
mevcuttur. Keza iyi-kötü kavramları bu öyküde
bertaraf edilir. İnsanlar için tek bir durum söz
konusudur: evrimlerinin gereksinimini yerine getirmek:
yani yaşamak için ne gerekiyorsa onu yapmak.
Herbert,
Dune evrenini kaleme
alırken temelde iman aleviyle yanıp kavrulan kitlelerin
körü körüne bir Mesih'i izleyişlerinin ve bunun
etrafında şekillenen olguların üzerinde durmuştur.
Aslında insanlığın inanç tarihinin bir öngörüsüdür
bu. Olaylar geçmişte olanlara, hatta bugüne çok
benzer. Belki de din adına yapılan kıyımın çarpıcı
bir metaforudur Dune.
T ARAŞTIRMASI
Peki
böylesine mükemmel bir eseri ortaya koyan bir
insan, gerçekten de mükemmel biri midir? Yanıt:
kesinlikle hayır.
İki
oğlundan Brian'ın 1947'de
ve diğeri Bruce'un 1951'de doğmasının ardından
yazarın pek iyi olmayan ev içi hayatı daha da
karışacaktır. Bir yazar için en önemli şeyin sessizlik
ve huzur olması gerekirken o bunların çok uzağındadır.
18'ine gelen Bruce'un evden atılması ve Herbert'ın
oğullarını bir yalan makinesine bağlamaya varacak
kadar ileri giden travmatik
durumlar bize Çöl Gezegeni: Dune'daki
"Kutu" ve Dune'un Kafirleri'ndeki "T Araştırmasını"
hatırlatır.
MACERA BAŞLIYOR!
İlk
kitabın ana karakteri olan Paul Atreides
çevresindeki hocaların yardımıyla savaşmanın tüm
inceliklerini öğrenen bir yeni yetmedir. Beri
yandan Herbert bize daha baştan ikinci çatışmayı
sunar. Paul'un annesi Jessica
aslında Dük Leto Atreides'in
zevcesidir (yani bir gayr-i meşruluk söz konusu)
ve nihai amaçları şeytani planlarını gerçekleştirecek
evrensel gücü, Kuisatz
Haderah'ı yaratmak olan Bene Gesserit
Rahibeleri'ndedir. Ancak işler bekledikleri gibi
olmaz. Çünkü Rahibeler'in binlerce yıldır titizlikle sürdürdükleri soy
dizilimi, Jessica'nın
Leto'ya apansız aşkı
yüzünden bozulur.
İlk
sahne Jessica'nın ikilemiyle
açılır ve bir annenin yavrusuna olan sevgisi ile
görevi icabı yapması gerekenler arasındaki kararsızlığı
derin bir çekim etkisi yaratır okuyucu üzerinde.
Oğlunun gerçekten Kuisatz
Haderah olup olmadığının anlaşılabilmesi için bir test yapılması
gerekmedir ve bunun iki sonucu vardır: Sınavı
geçmek ya da ölmek.
Genç
Paul ise hiçbir şeyden habersizdir. Annesi onu
testi yapacak Baş Rahibe ile baş başa bırakır.
Lady Jessica, Paul için endişeye
kapılmaktadır lakin onun Kuisatz
Haderah olduğundan hemen
hemen emindir. Fakat
emin olmasaydı bile yine öz oğlunu o odaya itekleyip
iteklemeyeceğinin kuşkusunu içimizde taşırız.
(Ki serinin son kitaplarından birinde bunun bahsi
geçecektir.)
Baş
Rahibe, Paul'e küp biçimli,
yeşil bir kutu gösterir ve elini içine sokmasını
söyler. O sırada Rahibe, diğer eliyle çocuğun
boynuna bir şırınga dayamıştır. Eğer bir şekilde
elini kutudan çekerse Paul iğnedeki zehir yüzünden
ölecektir. Tereddüt eden Paul denileni yapar.
Önce elinin yandığını hisseder. Gittikçe kötüleşir
öyle ki derisi kemiklerinden sıyrılır gibi olur
ve kadının emriyle elini kutudan çeker. Eline
aslında hiçbir şey olmamıştır. Sınavı geçmiştir.
Ve
böylece Paul'un çok önceden belirlenmiş kaderi
yeni bir yön almış olur. Bir büyüme öyküsüne dönüşür
her şey. Onun rakiplerini alaşağı etmesinden sonra,
adım adım insanlıktan
çıkıp, acımasız bir Tanrı olma aşamasına yaklaşmasını
izleriz seri boyunca. Geçen yüzyıllar içinde Dune
başkalaşır ve öykü bambaşka durak noktalarına
bırakır okuyucuyu.
İkinci
kitapta gûla felsefesiyle tanışırız. Yazar öykünün kalbinde, eğer
ölen sevdiklerimiz teknik imkanlarla yeniden yaratılacak
olsalardı geçmişteki hallerine ne kadar benzerlerdi
sorunsalına bir yanıt arar. Babasının yerine geçen
Paul artık bir imparatordur ve Dune, yani Arrakis,
tamamen onun hakimiyetindedir. Bir Fremen
kadını olan Chani ile evlenmiş ve çocukları olmuştur.
Dune'un
Çocukları'nda tutkuyla sevdiği Chani'nin
ölümünün ardından çölde ansızın kaybolan ve bir
daha haber alınamayan Paul'un bıraktığı yerden
hikayeye devam eder Herbert. Öykü Paul'ün
çocukları Leto ve Ganima
üzerine odaklanır. Özellikle de küçük Leto'ya.
İki çocuk da babalarının doğaüstü güçlerini miras
almışlardır ve çocuk olmalarına rağmen büyükler
gibi hatta onlardan daha ileri düzeyde düşünebilmektedirler.
Kitabın sonuna doğru Leto,
Dune evreninin can damarı
olan kum solucanlarıyla birleşecek ve bu metamorfozdan
Dune'un Tanrısı doğacaktır.
Artık
Leto ölümsüzdür. Bene
Gesserit tehlikesi saf
dışı edilmiştir. Geçen binlerce yıl içinde milyonlarca
mürit toplamış ve Tanrı mertebesine yükselmiştir.
Lakin bunun bedeli olarak insanlığından çıkmış,
dev solucan bedenine hapsolmuş
bir garabete dönüşmüştür. Öyle ki onun en yakınındaki
insanlar bile ona bakmaya tahammül edememekte
ve onun uzağında durmaktadırlar. Ve bu dördüncü
kitapta, ilk bölümde Paul için hayatını feda eden
mentat Duncan
Idaho Tleilaxu tarafından
ikinci defa (ve sayısız kez yeniden) yaratılır.
Ancak çatışma unsuru burada da devam etmektedir.
Idaho bir süre sonra önceki bedeninin hatıralarını
yeniden aklında canlandırdığı zaman II. Leto'nun
yaptıklarından nefret duymakta ve tekrar ölme
arzusu içinde dayanılmaz bir hale dönüşmektedir.
Ve böylece pek çok kez kendini katleder ve II.
Leto'nun isteğiyle pek
çok kez dünyaya gelir. Öykü boyunca bunun nedenini
anlamak isteriz, fakat Herbert pek ipucu vermez.
Ve finalde, Tanrı Leto
zaten çok önceden bildiği kaderine yenik düşer
ve en küçük parçasına kadar yok olur (bunu dördüncü
kitabı okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız).
Artık II. Leto'nun soyu Idaho ile devam edecektir.
Tanrı'nın
ölümünün ardından "altın yol" gerçekleşmiş ve
saçılmadan kurtulanlar yeni bir mücadeleye girişmişlerdir.
Bu kez Bene Gesserit'ler
ön plandadır. Rahibeler hala nihai amaçlarına
ulaşmak istemektedirler ancak karşılarında "orospular"
olarak tanımladıkları ve II. Leto'nun
dinine hizmet eden Şerefli Analar vardır. II.
Leto'nun kum solucanlarında
hayat bulan varlığı, Sheena
adlı bir kız sayesinde fark edilecektir. Söylenene
göre de bu kızın garip güçleri vardır ve çocuk,
yeniden çölleşmiş Dune'un kumullarında dolaşan
kum solucanları ile konuşabilmektedir. Artık Bene
Gesseritler'in yeni hedefi bu küçük kız çocuğu olacaktır.
Daha
çok cinsellik üzerine kurulu son kitapta Duncan
Idaho yeniden karşımıza çıkar. Bene Gesserit
son kozunu oynamak için Tleilaxu ile pazarlık masasına oturmuştur. Çünkü Tleilaxu'nun insanı tek bir hücresinden yeniden yaratabilme
gücüne ihtiyaçları vardır. Her hamle satranç tahtasındaki
gibi bir risktir. Üstün taraf sadece doğru hamleyi
yapacak olandır ve geride kalanlar amacı yerine
getirecek piyonlardan başka bir şey değildir.
Ve
Herbert, kanserden ölen eşi Beverly'ye kısa bir ithafla bu muhteşem seriye son noktayı
koyar.
DUNE 7
Ancak
her şey burada bitmez. Öykü çok önemli bir yerde
kalmıştır. Ne var ki yazar Dune 7'yi yayınlayamadan
hayata veda eder. 1999'a gelindiğinde Kevin
J. Anderson ve oğlu Brian Herbert tarafından Dune evrenini temel alan ve hikayenin çok
öncesini anlatan yeni kitaplar yayınlanır. Lakin
hiçbiri gerçek Dune'un yerini ve son kitabın yarattığı
boşluğu doldurmaz. Ta ki Herbert'a
ait bir banka kasasında, üzerinde "Dune 7" yazılı
ve kendi imzasını taşıyan taslaklar bulunana kadar.
2004'ten sonraki bir tarihte belki de hepimiz
yeni bir Dune'a kavuşmuş olacağız.
VE HER ŞEY SONA ERERKEN
Bu
yazının sonuna gelip geriye baktığımda daha Dune'un
yüzde birini bile anlatamamış olduğumu görüyorum.
Size ne mentatlardan,
ne Fremen'lerden, ne
kum solucanlarından, ne de Harkonnen'lerden
ve ne şundan, ne de bundan bahsedebildim.
Belki
de hiçbir şey anlatamamışımdır. Ama önemli olan
bu değil. Yapacağınız en iyi şey doğru bir kitapçıya
gitmek ve göreceğiniz ilk Dune kitabını almak.
Bundan sonra siz de o evrenin bir parçası olacaksınız.
Önemli olan sadece bu.
Ben
de Beverly Ann
Stuart Forbes Herbert'ın Dune'da anlatılmak istenenleri çok güzel özetleyen bir sözüyle
bu yazıyı bitiriyorum:
"İntikam
çocuklar içindir. Yalnızca temelde gelişmemiş
insanlar bunu isterler."
Cem
Arsu
GayGaye.com Editörü
|